
Bir yapıya bakarken çoğu zaman ilk gördüğümüz şey taştır. Duvar, kubbe, pencere, plan, malzeme, süsleme… Mimarlık bize önce formuyla seslenir. Fakat bazı yapılar vardır ki yalnızca mimari özellikleriyle açıklanamaz. Onlara sadece “hangi yüzyılda yapıldı?”, “kim inşa ettirdi?”, “hangi üsluba aittir?” diye sormak yetmez. Çünkü bu yapılar zaman içinde yalnızca ayakta kalmaz; değişir, dönüşür, el değiştirir, başka adlarla anılır, başka toplulukların hafızasına dahil olur.
Fransız filozof Paul Ricoeur, kimlik meselesini düşünürken iki önemli kavramdan söz eder: idem ve ipse. İdem, bir şeyin değişmeden kalan özdeşliğini; ipse ise değişim içinde sürekliliğini koruyan kendiliğini ifade eder. Başka bir deyişle idem, “aynı kalan şey”dir; ipse ise “değişirken kendisi olmaya devam eden şey.” Ricoeur’e göre kimlik yalnızca sabit bir özden ibaret değildir. İnsan da, toplum da, hatta bir mekân da zaman içinde yaşadıkları, maruz kaldıkları ve taşıdıkları hikâyelerle kimlik kazanır. Bu nedenle kimlik anlatı içinde kurulan, zamanla genişleyen ve dönüşen bir sürekliliktir.
Kars’taki 12 Havariler Kilisesi’ne, bugünkü adıyla Kümbet Camii’ne, tam da bu gözle bakmak gerekir. Çünkü bu yapı, yalnızca taş yapı değildir. Yalnızca bir kilise, yalnızca bir cami, yalnızca bir müze ya da yalnızca tarihî bir anıt değildir. O, bütün bu adların ve işlevlerin içinden geçerek bugüne ulaşmış çok katmanlı bir hafıza nesnesidir. Her dönemde başka bir topluluğun, başka bir iktidarın, başka bir inanç düzeninin ve başka bir kullanım biçiminin izini taşır. Bu yüzden Kümbet Camii’ne bakmak, aslında zamanın bir yapı üzerinde nasıl biriktiğini okumaktır.
Yapı, Kars Kalesi’nin güney eteğinde yer alır. Resmî kaynaklarda, MS 932–937 yılları arasında Bagratlı Krallığı döneminde, Kral Abas tarafından 12 Havari’ye ithafen yaptırılmış bir kilise olduğu belirtilir. Düzgün kesme bazalt taş malzemesi, merkezi planı, sivri kubbesi ve kubbe kasnağının dış cephelerinde yer alan 12 havariyi simgeleyen insan rölyefleri, yapının en dikkat çekici mimari unsurları arasındadır. Havariler Kilisesi ya da On İki Havariler Kilisesi olarak da bilinen bu yapı, ilk bakışta güçlü bir mimari bütünlük sunar: taş, kubbe, kasnak, rölyef, bazalt beden ve merkezi plan.
İşte burası, Ricoeur’ün kavramlarıyla düşünürsek, yapının idemidir. Yani değişmeden kalan mimari özdeşliği. Taş hâlâ oradadır. Kubbe hâlâ yapının göğe yönelen merkezini kurar. Rölyefler hâlâ dış cephede okunabilir durumdadır. Bazalt beden, bütün tarihsel dönüşümlere rağmen yapının fiziksel sürekliliğini taşır. Bir başka deyişle, Kümbet Camii’nin idem’i, onun mimari bedenidir. Zaman değişmiş, iktidarlar değişmiş, inanç rejimleri değişmiş, kullanım biçimleri değişmiş fakat yapı, kendi maddi varlığıyla bugüne kadar kalmayı başarmıştır.
Fakat bu yapının kimliği yalnızca idem üzerinden okunamaz. Çünkü bir yapının kimliği sadece taşında değil, başından geçenlerde de saklıdır. Ricoeur’ün sözünü ettiği ipse, yani anlatı içinde şekillenen kimlik, tam da burada devreye girer. İpse, değişimi dışlamaz aksine değişimin içinde süreklilik arar. Bu açıdan bakıldığında Kümbet Camii’nin kimliği, yalnızca 10. yüzyıldaki kuruluş anına indirgenemez. Çünkü yapı, inşa edildiği andan bugüne kadar farklı tarihsel kırılmaların içinden geçmiştir.
1064 yılında Selçukluların Kars’ı fethetmesinden sonra yapı camiye çevrilmiştir. Daha sonra 19. yüzyılda bölgenin Rus hâkimiyetine girmesiyle Rus Ortodoks kilisesi olarak kullanılmış; 1918’de Türk hâkimiyetinin yeniden kurulmasıyla tekrar camiye dönüştürülmüştür. Cumhuriyet döneminde ise 1964–1981 yılları arasında Kars Müzesi olarak hizmet vermiş; daha sonra yeniden cami işlevi kazanmıştır.
Bu tarihsel çizgiye dikkatle bakıldığında karşımıza tek bir kimlik değil, iç içe geçmiş birçok katman çıkar: Ermeni Apostolik kilisesi, Selçuklu hâkimiyeti sonrası cami işlevi, Osmanlı dönemi ibadet mekânı, Rus Ortodoks kilisesi, Cumhuriyet döneminde müze ve yeniden cami. Bazı ikincil anlatılarda, yapının bir dönem depo ya da benzin deposu olarak kullanıldığı da aktarılır; ancak bu ayrıntıyı resmî tarihsel çizginin kesin bir parçası gibi değil, yapının modern dönemdeki ihmal ve işlev kaybına dair dolaşımdaki bir hafıza bilgisi olarak daha temkinli okumak gerekir.
Bu noktada en önemli mesele şudur: Bu katmanlar birbirini yok mu eder, yoksa birbirine eklenerek yapının kimliğini mi oluşturur? İlk bakışta bu işlevler çelişkili görünür. Bir yapı nasıl hem kilise hem cami hem Ortodoks mabedi hem müze olabilir? Bir kutsal mekân, başka bir inanç düzeninin ibadet mekânına nasıl dönüşebilir? Bir ibadet yapısı nasıl müzeleşebilir? Bu sorular, yalnızca mimarlık tarihinin değil, hafıza çalışmalarının, dinler tarihinin ve mekân sosyolojisinin de sorularıdır.
Ricoeurcü bir okuma burada bize önemli bir imkân sunar. Çünkü Ricoeur için kimlik, hiç değişmemek değildir. Kimlik, değişimin içinde bir süreklilik kurabilmektir. İnsan yaşamı da böyledir. Çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık aynı kişi içinde birbirinden çok farklı dönemlerdir. İnsan değişir; fakat bütün bu değişimleri bir hikâye içinde birbirine bağladığında “ben” diyebilir. Aynı mantık, bu yapı için de mecazi olarak düşünülebilir. Kümbet Camii, her dönemde başka bir anlam alanına yerleşmiş; fakat tamamen ortadan kaybolmamıştır. Aynı taş bedende farklı anlatılar birikmiştir.
Onu sadece bir döneme sabitlemek, yapının tarihsel derinliğini daraltır. Bu yapı, farklı dönemlerin ve toplulukların izlerini taşıyan çok katmanlı bir tarihsel kimlik kazanmıştır. Bu kimlikte kuruluş anı da vardır, fetih de vardır, dönüşüm de vardır, ibadet de vardır, müzeleşme de vardır, terk edilme ve yeniden işlev kazanma da vardır. Bütün bu katmanlar, yapının anlatısal kimliğini oluşturur.
Bu yüzden Kümbet Camii’ne bakarken sadece mimari bedeni değil, o bedenin içinden geçen zamanı da görmek gerekir. Kubbe, yalnızca bir örtü sistemi değildir; yüzyıllar boyunca farklı duaların, farklı dillerin, farklı ritüellerin altında yankılandığı bir hafıza alanıdır. Rölyefler, yalnızca taş yüzeydeki figürler değildir; yapının ilk kimliğini hatırlatan sessiz tanıklardır. Bazalt duvarlar, yalnızca dayanıklı bir malzeme değildir; Kars’ın sert iklimi kadar sert tarihsel kırılmalarına da direnmiş bir yüzeydir.
Bugün bu yapının önünde duran biri, aslında tek bir zamana bakmaz. 10. yüzyıl Bagratlı dünyasına, Selçuklu fetih hafızasına, Osmanlı şehir düzenine, Rus hâkimiyeti dönemine, Cumhuriyet’in müzecilik pratiğine ve günümüzdeki ibadet işlevine aynı anda temas eder. Yapının gücü de buradan gelir. O, tek bir anlatıya kolayca kapatılamayacak kadar yoğun bir geçmiş taşır.
Ricoeur için benlik, bulunacak sabit bir nesne değil; anlatılacak bir hikâyedir. Kümbet Camii’nin hikâyesi de hâlâ yazılmaktadır. Sabah içinde namaz kılınır. Gün içinde bir ziyaretçi kubbe kasnağındaki rölyeflere bakar. Ermeni hafızası açısından yapının eski adı hâlâ anlam taşır. Bir turist, yapının fotoğrafını çekerken belki de onun yalnızca mimari güzelliğini görür. Bir araştırmacı, bu yapıda iktidar, hafıza, kutsallık ve mekânın dönüşümünü okur. Her bakış, yapının anlatısına yeni bir katman ekler.
Bu nedenle Kars’taki 12 Havariler Kilisesi / Kümbet Camii, yalnızca geçmişten kalmış bir yapı değildir. O, geçmişin hâlâ konuştuğu bir yerdir. Taş susar gibi görünür; ama anlatı devam eder. Ve bazen bir yapının kim olduğunu anlamak için kitabesine değil, geçirdiği dönüşümlere bakmak gerekir. Çünkü bazı yapılar kimliklerini yazıyla değil, zamanın içlerinden geçmesine izin vererek kurar.
Bir Cevap Yazın