Nostalji: Şu Ana Olan Tahammülsüzlük

—

5–7 dakika

“Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında…”

Tanpınar’ın bu sözü, nostaljinin yalnızca geçmişe duyulan masum bir özlem olmadığını gösterir. Bazen geçmişi güzel yapan, onun gerçekten güzel olması değil, bugünün bize dar gelmesidir.


Nostalji üzerine düşünürken bu kavrama çok dürüst yaklaşılmadığını fark ettim. Geçmişi özlediğimizi söylüyoruz ama belki de asıl mesele, içinde bulunduğumuz zamana tahammül edemememiz…

Çünkü geçmiş artık benden/senden/ondan hiçbir şey istemiyor. Orada verilecek kararlar, göze alınacak ihtimaller, kaybetme korkusu yok. Her şey olup bitmiş; acılar bile zamanın içinde yumuşamış. Şimdi ise henüz tamamlanmadığı için huzursuz edici. Benden bir şey yapmamı, seçmemi, vazgeçmemi, bazen de yalnızca olduğum yerde durup yaşamı hissetmemi bekliyor. Belki bu yüzden, yaşarken sıradan bulduğumuz günleri aradan zaman geçince güzelleştiriyoruz. O anların değerini gerçekten bilmiyor, onları ancak kaybettikten sonra sevebiliyoruz.

Gündüz Vassaf’ın Şimdiye Övgü kitabı da beni tam olarak bu çelişkinin karşısında bıraktı. İnsan neden elinde bulunan zamanı yaşamak yerine, geçmişi yeniden kurarak ya da geleceği bekleyerek oyalanır? Bu soruya kesin bir cevabım yok ancak bazı sorgulamalarım var.

Nostaljinin her zaman geçmişe duyduğumuz sevgi olmadığından şüpheleniyorum.

Bazen nostalji, bugünkü hayatımızla aramıza koyduğumuz zarif bir mesafedir. Şimdiki zamanda değiştirmeye cesaret edemediklerimizi geçmişin güzelliğiyle örtme biçimimizdir. İnsan, içinde yaşadığı zamana tahammül edemediğinde geçmişi yeniden kurmaya başlar. Hatırlanan şey artık yaşanmış olanın kendisi değil bugünün eksiklikleriyle biçimlendirilmiş, ayıklanmış ve anlamla donatılmış bir geçmiş tasarımıdır. Bu nedenle nostalji, geçmiş hakkında olduğu kadar şimdiki zaman hakkında da konuşur.

Belki de insanın en eski arzularından biri zamanı yenmektir. Geçici olanı anlamla örmek, faniliği sembole dönüştürmek ve yok oluşun karşısına hafızayı koymaktır… İnsan, zamanın akışını engelleyemeyeceğini fark ettiğinde geride izler bırakır. Taşlara şekiller verir, ölülere mezarlar yapar, hikâyeler anlatır, isimler koyar, ritüeller oluşturur. Böylece yaşamın geçiciliğine karşı sembolik bir direnç alanı kurar.

Bu düşünce, zamanı modern aklın kavradığı biçimden bütünüyle farklılaştırır. Modern zaman çoğunlukla ölçülen, bölünen ve verimliliğe dönüştürülen bir zamandır. Saatler, takvimler, teslim tarihleri ve yapılacak işler insanın zamanı deneyimleme biçimini belirler. Zaman artık içinde yaşanan bir derinlikten çok, yetişilmesi gereken bir çizgiye dönüşür. Modern insan sürekli bir yerlere yetişir fakat çoğu zaman nereye doğru ilerlediğini düşünmeye fırsat bulamaz. Bildirimler, ekranlar, takvimler, yapılacak işler ve sürekli ertelenen içsel yüzleşmeler arasında şimdiki zaman parçalanır. İnsan aynı anda birçok yerde bulunmaya çalışırken gerçekte hiçbir yerde bütünüyle bulunamaz. Bir görüntüye bakarken diğerini düşünür, bir anı yaşarken onu kaydetmeye hazırlanır, henüz bitmemiş bir günü geride bırakıp ertesi günün kaygısına geçer. Böylece “şimdi”, deneyimlenen bir zaman olmaktan çıkarak hızla tüketilen bir aralığa dönüşür.

Nostalji tam da bu parçalanmanın içinde ortaya çıkar.

Geçmiş, daha yavaş, daha bütünlüklü ve daha sahiciymiş gibi görünmeye başlar. Çocukluk evleri daha sıcak, sokaklar daha güvenli, ilişkiler daha samimi, bayramlar daha anlamlı hatırlanır. Oysa geçmişin kendisi de kayıplar, korkular, çatışmalar ve belirsizliklerle doludur. Hafıza bunların tamamını aynı açıklıkla korumaz. Bazı ayrıntıları siler, bazılarını parlatır ve yaşanmış olanı bugünün ihtiyaçlarına göre yeniden düzenler. İnsan çoğu zaman geçmişi değil, geçmişte kendisine ait olduğuna inandığı bütünlük duygusunu özler.

Bu bakımdan nostalji, kaybedilmiş bir zamandan çok, kaybedilmiş bir benliğin aranmasıdır. Özlenen yalnızca eski ev, eski sokak ya da eski şehir değildir. O evin içinde yaşayan, o sokakta yürüyen ve henüz bugünkü kayıpları yaşamamış olan kişidir. İnsan geçmişe döndüğünde aslında kendi eski hâline yaklaşmak ister. Çünkü geçmiş, geri getirilemeyecek insanların ve mekânların yanında, artık olunamayan benlikleri de içinde saklar.

Anadolu’nun eski taşlarına, harabelerine, türbelerine ve kutsal yollarına duyulan ilgi de çoğu zaman bu nostaljik arayışla ilişkilidir. Fakat burada nostalji, basitçe “eski zamanlar daha güzeldi” düşüncesine indirgenemez. Daha derinde, parçalanmış bir şimdiki zaman içinde süreklilik ve bütünlük arayışı vardır. Harabeler, insana kendi ömründen daha uzun bir zamanın varlığını hatırlatır. Bir kaya yüzeyi de bu yüzden yalnızca jeolojik bir oluşum değildir; ona dokunan ellerin, önünden geçen bedenlerin, ona yöneltilen duaların, karşısında duyulan korku ve hayretin sessiz arşividir. Üzerindeki her oyuk, çatlak ve iz, farklı zamanların aynı yüzeyde biriktiğini gösterir. Böylece taş, insan ömrünün geçiciliği karşısında kalıcılığın maddi bir imgesine dönüşür. İnsan gider, fakat dokunduğu yüzey kalır; sesi kesilir, fakat bıraktığı işaret konuşmayı sürdürür.

Yazılıkaya’daki kaya kabartmalarına bakan bir göz, taş üzerine işlenmiş tanrılardan ve törensel sahnelerden daha fazlasını görebilir. Daha derinde, insanın zamana karşı verdiği kadim mücadele vardır. Kaybolmamak, unutulmamak, geçip gitmemek ve bir iz bırakmak arzusu… Taşa kazınan her figür, zamanın aşındırıcı gücüne yöneltilmiş sessiz bir itiraz gibidir. Fakat taşın kendisi de zamandan bütünüyle bağışık değildir. O da aşınır; yüzler silinir, çizgiler belirsizleşir, anlamlar unutulur. Böylece insanın kalıcılık arzusu ile zamanın kaçınılmazlığı aynı yüzeyde karşı karşıya gelir.

Belki de bizi harabelere çeken şey, geçmişin bütünüyle kaybolmadığını görme arzusudur. Eski bir duvarın önünde dururken yalnızca bizden önce yaşamış insanların izlerini değil, kendi geçiciliğimizi de sezeriz. Harabe, bir yandan her şeyin yok olacağını söyler öte yandan hiçbir şeyin tamamen kaybolmadığını fısıldar. İnsanların adları unutulabilir, sesleri kesilebilir, gündelik hayatları silinebilir fakat açtıkları yollar, dokundukları taşlar ve kurdukları anlatılar başka hayatların içinde yaşamayı sürdürebilir.

Ancak nostalji her zaman masum değildir. Geçmişi kusursuzlaştırdığında bugünü değersizleştirebilir. Yaşanmış bir dönemin eşitsizliklerini, acılarını, yoksunluklarını ve dışarıda bırakılan insanlarını görünmez kılarak hiçbir zaman var olmamış bir “altın çağ” yaratabilir. Bu durumda nostalji, hafızayı koruyan bir güç olmaktan çıkar ve şimdiki zamandan kaçmanın zarif bir aracına dönüşür. Geçmiş artık anlamak için değil, bugünü mahkûm etmek için çağrılır.

“Nerede o eski günler?” sorusu bu yüzden yalnızca geçmişe yöneltilmiş bir özlem değildir. Çoğu zaman içinde yaşadığımız zamana duyduğumuz hayal kırıklığının ifadesidir. Bugünün karmaşasıyla, hızıyla ve belirsizliğiyle baş edemediğimizde geçmişi daha düzenli, daha ahlaklı, daha yavaş ve daha bütünlüklü hayal ederiz. Oysa geçmişe dönme arzusu çoğu zaman geçmişin kendisine değil, bugünün yüklerinden kurtulma isteğine yöneliktir. Nostaljinin merkezinde bazen hatırlama değil, tahammülsüzlük vardır: Şimdiki zamanın dağınıklığına, hızına, belirsizliğine ve bizi kendimizden uzaklaştıran ritmine duyulan tahammülsüzlük.

Yine de nostaljiyi bütünüyle bir yanılsama olarak görmek haksızlık olur. Çünkü nostalji, bugünde neyin eksik kaldığını fark etmemizi de sağlayabilir. Özlediğimiz şey gerçekten belirli bir geçmiş zaman mı, yoksa yavaşlık, yakınlık, aidiyet, sessizlik ve anlam duygusu mu? Eğer aradığımız bunlarsa, nostalji bize daha derin bir soru yöneltir. Bunları neden yalnızca geçmişte arıyoruz? Neden onları bugünün içinde yeniden kurmayı denemiyoruz?

Cibran’ın dediği gibi, zamanı ölçmek isteriz; onu saatlere, mevsimlere, geçmişe ve geleceğe böleriz. Oysa zaman, yalnızca dışımızda akan bir ırmak değildir. Dün bugünün içinde kalan bir an, gelecek ise bugünün içinde kurulan bir düş gibidir. Bu yüzden nostalji de bütünüyle geçmişe ait değildir; bugünün içinde doğar, bugünün eksiklerinden beslenir, bugünün tahammül edilemeyen yanlarını geçmişin görüntüleriyle örter. Geçmişi anılarla, geleceği özlemle kuşatan şey aslında şimdiki zamandır.

Belki de zamanı yenmenin tek yolu budur: Onu durdurmak, geri çevirmek ya da bütünüyle anlamlandırmak değil; geçmişin anısını ve geleceğin özlemini bugünün içinde taşıyabilmek. Çünkü insan zamanı aşamaz. Fakat ona nasıl katılacağını, neyi hatırlayacağını, neyi bugüne çağıracağını ve geride hangi izi bırakacağını seçebilir. Nostalji, bizi şimdiki zamandan uzaklaştırdığı ölçüde bir kaçışa dönüşür; ama bugünü daha dikkatli, daha yavaş ve daha derinden yaşamaya çağırdığı ölçüde yaratıcı bir imkân hâline gelir. Belki de asıl mesele geçmişe dönmek değil, geçmişin bize bugünü nasıl yaşamadığımızı göstermesine izin vermektir.

“Ve bilir ki dün, bugüne kalan bir andır ve gelecek de bugünün bir düşüdür…”

Cibran, Ermiş

Sacred Sides of Anatolia sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin