…Desem ki sen benim için,
Hava kadar lazım,
Ekmek kadar mübarek,
Su gibi aziz bir şeysin;
Nimettensin, nimettensin!..
– Cahit Sıtkı Tarancı
Yere düşen ekmeği alıp öpmek, kimi zaman üç kez öpüp başa götürmek, Anadolu’da pek çok insanın çocukluğundan beri tanık olduğu küçük ama anlam bakımından yoğun bir davranıştır. İlk bakışta basit bir alışkanlık gibi görünse de bu hareketin arkasında, ekmeği sıradan bir yiyecekten çok “nimet” olarak gören güçlü bir kültürel hafıza bulunur.

Ekmek, toprağın, emeğin, rızkın, bereketin ve sofrayı mümkün kılan görünmez düzenin sembolü hâline gelir. Bu yüzden yere düşmesi nimete gösterilmesi gereken hürmetin zedelenmesi gibi hissedilir. Onu yerden kaldırmak, öpmek ve başa götürmek ise bu küçük kırılmayı telafi eden bedensel bir saygı jesti olarak düşünülebilir. Üç kez öpme davranışı da kesin bir dinî zorunluluktan çok, halk kültüründe tekrarın anlamı güçlendirdiği ritüel bir kalıp içinde değerlendirilebilir.
Böylece gündelik hayatın en sıradan anlarından biri, fark edilmeden küçük bir hürmet hareketine dönüşür. Bugün yere düşen ekmeğe gösterilen bu saygı ile binlerce yıl önce Küllüoba’da bir yapının eşiğine yakın bir noktaya gömülen ekmek elbette aynı ritüel sınıflandırmasında değildir. Ancak ikisi de ekmeğin Anadolu’da yalnızca yenilen bir nesne olarak görülmediğini; emek, bereket, rızık, adak ve hafıza gibi anlam katmanlarıyla birlikte düşünüldüğünü gösteren geniş bir sembolik alana işaret eder.
Küllüoba’da bulunan yaklaşık 5.000 yıllık ekmek kalıntısı da bu açıdan yalnızca beslenme tarihine ait bir bulgu olarak değerlendirilmemelidir. Kazı başkanı Prof. Dr. Murat Türkteki’nin aktardığı bilgilere göre ekmek, kazı çalışmalarının son döneminde tespit edilen gömülmüş yapılardan birinin içinde, arka odanın eşik kısmında bulunmuştur. Üzeri kırmızı renkli toprakla örtülmüş, karbonize olmuş; buna rağmen formunu büyük ölçüde korumuştur. Bu ayrıntılar, bulgunun sıradan bir mutfak artığından ibaret olmayabileceğini düşündürür. Çünkü ekmek yalnızca yanmış halde ele geçmemiş; belirli bir mimari bağlamda, eşik yakınında, tabanla ilişkili biçimde ve üzeri örtülmüş olarak bulunmuştur.
Laboratuvar analizleri, ekmeğin yapısı hakkında da önemli bilgiler sunar. Türkteki’nin açıklamalarına göre ekmeğin yaklaşık yüzde doksanlık kısmını emmer adıyla da bilinen gernik buğdayı, özellikle bugün kavılca adıyla tanınan bir alt grup oluşturmaktadır. İçerisinde az miktarda mercimek de tespit edilmiştir. Bu katkı, yalnızca beslenme tercihiyle değil, mayalanma süreciyle de bağlantılı olabilir. Ayrıca ekmeğin yaklaşık 150 derece civarında bir ısıya maruz kaldığı, dış kısmının daha iyi, iç kısmının ise daha az piştiği anlaşılmıştır. Daha sonra yakılmış olması ise bulgunun günümüze ulaşmasını mümkün kılan temel faktörlerden biri olarak değerlendirilmektedir.
Bulgunun yorumunu güçlendiren en dikkat çekici ayrıntılardan biri de ekmeğin bir parçasının koparılmış olmasıdır. Türkteki, ekmeğin hazırlandıktan sonra bir kısmının koparıldığını, ardından eşik yakınına ve tabana gömüldüğünü belirtir. Bu ayrıntı, ekmeğin gündelik tüketimden farklı bir anlam alanına taşınmış olabileceğini düşündürür. Burada koparma, yakma ve gömme eylemleri birlikte değerlendirildiğinde, ekmeğin yalnızca yenmek üzere hazırlanmış bir gıda değil; yapı, bereket, adak ya da koruma düşüncesiyle ilişkilendirilebilecek sembolik bir nesne hâline gelmiş olabileceği söylenebilir.
Bu nedenle Küllüoba ekmeği, kesin hükümler vermeden, yapı, eşik, bereket, adak ve hafıza kavramları etrafında yorumlanabilecek güçlü bir arkeolojik örnek sunar. Burada karşımıza çıkan şey, yalnızca tüketilmiş ya da tesadüfen korunmuş bir yiyecek kalıntısı değildir. Bir parçasının koparılmış olması, pişirildikten sonra yakılması ve tabana gömülmesi, ekmeğin gündelik kullanımın ötesinde bir anlam kazanmış olabileceğini gösterir.

Daha temkinli bir ifadeyle, Küllüoba ekmeği ritüel amaçla üretilmiş ya da sonradan ritüel bir bağlama dâhil edilmiş bir sunu nesnesi olarak yorumlanabilir. Anadolu ekmek tarihi açısından da bulgu özel bir yere sahiptir. Çatalhöyük’te daha erken tarihli bir hamur/ekmek kalıntısı bilinmekle birlikte, bu örnek pişmemiş bir bulgu olarak değerlendirilir. Küllüoba ekmeği ise biçim verilmiş, pişirilmiş, daha sonra yakılmış ve belirli bir mimari bağlam içinde gömülmüş olması bakımından farklılaşır. Bu nedenle Tunç Çağı Anadolu’su için oldukça nadir, hatta bilinen örnekler içinde ayrıcalıklı bir konuma sahiptir.
Ekmek, insanlık tarihinin en eski ve en yoğun anlam taşıyan nesnelerinden biridir. Tahılın ekilmesi, biçilmesi, öğütülmesi, yoğrulması, mayalanması ve pişirilmesi uzun bir emek zincirine dayanır. Bu zincir yalnızca açlığı gidermekle ilgili değildir; yerleşik hayatın, mevsim bilgisinin, toprağa bağlılığın, emeğin ve paylaşımın da ifadesidir. Bu nedenle ekmek, birçok toplumda yalnızca besin değil, aynı zamanda rızık, bereket ve süreklilik fikriyle ilişkilendirilen güçlü bir sembole dönüşür.
Ev, yalnızca barınılan yer değildir
Modern insan için ev çoğu zaman özel mülkiyet, mahremiyet ve barınma anlamına gelir. Oysa tarihöncesi yerleşimlere, özellikle de Çatalhöyük gibi örneklere bakıldığında evin bundan çok daha yoğun bir anlam taşıdığı görülür. Ev; gündelik işlerin, ocakların, yiyecek hazırlama pratiklerinin, hatıraların, insan gömülerinin ve tekrar eden hareketlerin biriktiği bir mekânsal hafıza alanı olarak düşünülebilir.
Çatalhöyük bu bakımdan güçlü bir örnektir. Burada evler yalnızca işlevsel yapılar olarak değil; tekrar tekrar kurulan, onarılan, kapatılan, üzerine yenisi yapılan ve hane hafızası taşıyan mekânlar olarak karşımıza çıkar. Bazı evlerin tabanlarının altına ölülerin gömülmesi, platformların, ocakların, duvarların ve geçiş noktalarının yalnızca mimari unsur olmadığını; hanenin geçmişiyle bugünü arasında bağ kuran alanlar olarak da anlamlandırılabileceğini gösterir.
Bu açıdan evin temeli, zemini ve eşiği sıradan noktalar değildir. Eşik, içerisi ile dışarısı arasında duran bir geçiş alanıdır. Zemin, yapının gündelik hayatla temas eden yüzeyidir. Ocak, hanenin devamlılığı, sıcaklığı ve üretimiyle ilişkilidir. Temel ise çoğu zaman görünmeyen, fakat yapıyı taşıyan alandır. Dolayısıyla bu noktalara bir nesne bırakmak, onu yalnızca saklamak anlamına gelmez; nesneyi yapının hafızasına ve anlam dünyasına katmak anlamına da gelebilir.
Küllüoba ekmeği de bu çerçevede okunabilir. Eşik ya da kapı bağlamında, tabanla ilişkili biçimde bırakılmış bir ekmek, ev ile dış dünya arasındaki geçiş noktasına yerleştirilmiş sembolik bir sunu gibi düşünülebilir. Bu sunu, yapının terk edilişiyle, kapanışıyla, korunmasıyla ya da bereket düşüncesiyle ilişkili olabilir. Elimizde bunu kesin biçimde açıklayan yazılı bir belge yoktur ancak bulgunun konumu, hazırlanma biçimi ve gömülme bağlamı, insan ile mekân arasında kurulan ilişkinin somut bir izi olarak değerlendirilmesine imkân verir.

Çatalhöyük
Çatalhöyük üzerine yapılan çalışmaların önemli katkılarından biri, ritüel ile gündelik hayat arasındaki modern ayrımı yeniden düşünmeye imkân vermesidir. Bugün “mutfak” ile “tapınak”, “gündelik iş” ile “dini tören”, “yemek yapmak” ile “sunuda bulunmak” arasında keskin sınırlar kurmaya eğilimliyiz. Ancak erken yerleşik toplumlara bakıldığında bu ayrımların her zaman bugünkü kadar belirgin olmadığı görülür.
Christina Tsoraki’nin Çatalhöyük üzerine çalışması bu noktada özellikle önemlidir. Tsoraki, gündelik pratiklerin belirli bağlamlarda ritüel anlam kazanabileceğini; sıradan görünen eylemlerin hafıza, kimlik ve topluluk duygusu üretiminde rol oynayabileceğini tartışır. Öğütme, kırma, bırakma, yakma ya da gömme gibi eylemler yalnızca teknik işlemler değildir. Belirli mekânlarda tekrarlandıklarında sosyal anlam kazanabilir ve yerleşik hayatın hafızasını kuran uygulamalara dönüşebilir.
Adak çukurları ve Anadolu’da ritüel yerleştirme pratikleri
Adak çukurları, belirli nesnelerin planlı biçimde bırakıldığı ve gündelik atık çukurlarından ayrılabilen özel arkeolojik bağlamlar olarak değerlendirilir. Bu çukurlara yerleştirilen malzemeler, her zaman rastgele atılmış nesneler olarak değil; seçilmiş, düzenlenmiş ve belirli anlamlar yüklenmiş maddi göstergeler olarak yorumlanabilir.
Bu tür uygulamalar, toprağı yalnızca fiziksel bir zemin olarak değil, insanla ilişki kurulan sembolik bir alan olarak düşünmemize imkân verir. İnsan, toprağa, yapıya ya da eşiğe bir şey bırakır. Ancak bu bırakma eylemi, basit bir kayıp, atma ya da terk etme davranışı olarak değerlendirilmemelidir. Aksine, bu eylem insan ile mekân arasında kurulan karşılıklı ve anlam yüklü bir ilişkinin parçası olarak okunabilir.
Bu noktada Mauss’un armağan kuramı hatırlanabilir. Mauss’a göre armağan, yalnızca verilen nesneden ibaret değildir. Armağan, veren, alan ve verilen şey arasında görünmez fakat bağlayıcı bir ilişki kurar. Dolayısıyla toprağa ya da yapının eşiğine bırakılan nesne de yalnızca maddi bir unsur olarak değil, insanın mekânla, geçmişle ve görünmeyen güçlerle kurduğu sembolik bağın ifadesi olarak değerlendirilebilir.

Küllüoba’da ekmek toprağa verilmiştir; Hititlerde tanrılara sunulmuş, kırılmış ve ritüel düzene dâhil edilmiştir; bugün ise “nimet” olarak görülür, yere düştüğünde hürmetle kaldırılır. Bu süreklilik, ekmeğin Anadolu’da yalnızca beslenmeye ait bir unsur olmadığını; emek, bereket, eşik, hürmet ve görünmeyenle ilişki kurma biçimi olarak anlam kazandığını gösterir.
Sonuçta Küllüoba ekmeği bize kesin cevaplardan çok güçlü sorular bırakır: Bu ekmek bir yapının kapanışıyla mı ilişkiliydi? Eşiği korumak için mi bırakıldı? Bereket düşüncesiyle mi toprağa verildi? Bunları kesin olarak bilmiyoruz. Fakat bildiğimiz şey, pişirilmiş, bir parçası koparılmış, yakılmış, eşik yakınına gömülmüş ve kırmızı toprakla örtülmüş bir ekmekten söz ettiğimizdir.
Bu yüzden Küllüoba ekmeği, Anadolu’da insanın mekânla kurduğu ilişkinin küçük ama etkileyici bir izidir. İnsan yalnızca ev yapmaz; evi anlamla örer. Bazen bu anlam bir taşta, bir ocakta, bir gömüde ya da bir kap parçasında saklanır. Bazen de toprağın altında sessizce bekleyen yanmış bir ekmekte…
Kaynakça
Gündem, C. Y. (2020). Eskişehir Küllüoba’da İlk Tunç Çağı III’den Orta Tunç’a Geçiş Evresine ait iki adak çukuru. TÜBA-AR.
Hackley, L. D., Selover, S., & Steadman, S. R. (2021). Not seeing is believing: Ritual practice and architecture at Chalcolithic Çadır Höyük in Anatolia. Religions, 12(8), 665.
Hodder, I., & Cessford, C. (2004). Daily practice and social memory at Çatalhöyük. American Antiquity, 69(1), 17–40.
Karauğuz, G. (2007). Hititler Döneminde Anadolu’da ekmek. Tarih İncelemeleri Dergisi.
Kavak, S., Tuna, Y., Eker, Y. R., Akyol, Ş., Özcan, A. C., & Türkteki, M. (2026). Archaeometric analysis of Early Bronze Age bread from Küllüoba Höyük. PLOS ONE.
Nakamura, C. (2010). Magical deposits at Çatalhöyük: A matter of time and place? In I. Hodder (Ed.), Religion in the emergence of civilization: Çatalhöyük as a case study. Cambridge University Press.
Tsoraki, C. (2018). The ritualisation of daily practice: Exploring the staging of ritual acts at Neolithic Çatalhöyük, Turkey. In I. Hodder (Ed.), Religion, history, and place in the origin of settled life. University Press of Colorado.
Türkteki, M., & Başkurt, R. (2016). Anadolu’da İlk Tunç Çağı sonunda geleneksel bir ritüel uygulaması: Küllüoba kazısı ışığında adak çukurları üzerine bir değerlendirme. Anadolu / Anatolia, 42, 1–28.
Anadolu Ajansı. (2025). Küllüoba’da bulunan 5 bin yıllık ekmek “bereket getirsin” diye yakılarak gömülmüş.
Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi. (2025). 5000 yıllık Küllüoba ekmeği, Eskişehir Eti Arkeoloji Müzesi’nde düzenlenen “Zamanın Mayası” isimli sergi ile ilk defa kamuoyu ile paylaşıldı. Erişim: https://bilecik.edu.tr/insanvetoplumbilimleri/icerik/5000_Y%C4%B1ll%C4%B1k_K%C3%BCll%C3%BCoba_Ekme%C4%9Fi,_Eski%C5%9Fehir_Eti_Arkeoloji_M%C3%BCzesi%E2%80%99nde_d%C3%BCzenlenen_%E2%80%9CZAMANIN_MAYASI%E2%80%9D_isimli_sergi_ile_ilk_defa_kamuoyu_ile_payla%C5%9F%C4%B1ld%C4%B1__d841a
Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Halk Ekmek. (t.y.). 5000 yıllık Küllüoba ekmeği üretici marketlerde satışta.