Bastet’ten Ebû Hureyre’ye: Kedinin Sessiz Hafızası

—

5–8 dakika

“Kıvrıldıkları köşede
Gene sizde gözleri
Yerinizden kalksanız
Peşinizden gelirler.”

— Behçet Necatigil

Güneşin ısıttığı taşın üstünde, kimseye hesap vermeden uzanmış bir kedi… Kimse onu kovmaz. Kimse “buraya ait değilsin” demez. Aksine, bazıları yanından geçerken elini uzatır, bazıları bir lokma bırakır. Peki, bu kadar “doğal” bir kabul, nereden geliyor?

Cevap, tek bir dinin ya da tek bir coğrafyanın içinde saklı değildir. Kedinin kutsalla olan bu ilişkisi, farklı çağlarda, farklı medeniyetlerin aynı hayvana kendi anlamını yüklemesiyle oluşmuş katmanlı bir hafızanın sonucudur. Mısır, İslam ve Anadolu anlatıları birbirinden bağımsız gibi görünse de kedinin sessiz varlığında aynı sembolik zeminde buluşur.

Nil’in Kızı

Antik Mısır’da kedi, doğrudan tanrısaldı. Bu tanrısallık korkuyla şefkat arasında değişken bir karaktere sahipti.

Bastet’in en eski izleri, Mısır’ın erken hanedanlık dönemlerine kadar uzanır. Bu ilk tasvirlerde bugünkü yumuşak kedi imgesinden çok farklıdır. Dişi aslan ya da aslan başlı bir kadın olarak belirir…

Bu hâliyle Bastet, evin sakin gölgesinden önce güneşin yakıcı gücünü, bereketin vahşi tarafını ve firavunu koruyan ilahi kudreti temsil eder. Aşağı Mısır’ın koruyucusu olarak, kutsal olanın güç, tehdit ve caydırıcılıkla da ilişkili olduğunu hatırlatır.

Bu erken sembolik evrende onun karşısında ya da yanında savaşın, yıkımın ve salgının tanrıçası olan Sekhmet durur. Bu yüzden Bastet ile Sekhmet, kimi yorumlarda iki ayrı tanrıçadan çok, aynı kutsal enerjinin iki farklı yüzü gibi okunur. Biri evi, ocağı, doğurganlığı ve gündelik hayatın kırılgan düzenini korur, diğeri savaşın, cezanın ve ilahi öfkenin acımasız eli olarak belirir.

Kedi imgesinin Mısır’da bu kadar güçlü olmasının nedeni de biraz burada saklıdır. Kedi yalnızca sevimli bir hayvan değildir. Aynı zamanda aslanın hafızasını, güneşin yakıcılığını ve kutsal koruyuculuğun sert yüzünü de içinde taşır.

Orta Krallık döneminden itibaren bu ikili doğa yavaşça çözülmeye başlar. Tahıl ambarlarını kemiren fare ve haşere nüfusunu denetlemek amacıyla kedilerin evcilleştirilmesiyle birlikte, Bastet’in aslan kafası giderek küçülür, yumuşar, sonunda tam bir kedi başına dönüşür. Tanrıça artık vebayı ceza olarak yayan öfkeli bir güç değil, ev kadınının, çocuğun, doğurganlığın nazik bekçisidir. Bu dönüşüm tesadüfi değildir. Bir toplumun günlük hayatına giren bir hayvanın, o toplumun tanrı imgesini de yeniden şekillendirmesidir.

Bastet kültünün kalbi, Nil Deltası’ndaki Bubastis’ti; bugünkü adıyla Tell Basta. Özellikle MÖ 10. ve 8. yüzyıllar arasında Bubastis, her yıl büyük dini toplanmalara sahne olurdu. Antik kaynaklarda yüz binlerce insanın bu festivallere katıldığı aktarılır. Sayı ne kadar abartılı olursa olsun, anlatının kendisi bile kültün büyüklüğünü göstermeye yeter…Dolayısıyla kedi burada tanrıçaya yaklaşmanın, ona adak sunmanın ve kutsal olanla temas kurmanın canlı bir aracısıydı.

Ölen kedilerin mumyalanması da bu ilişkinin en çarpıcı göstergelerinden biridir. Kimi kediler, tıpkı insanlar gibi özenle hazırlanır. Bazen mücevherlerle, altın küpelerle ya da adak eşyalarıyla birlikte gömülürdü. Böylece kedinin ölümü bile sıradan bir kayıp olmaktan çıkar, ritüel bir geçişe dönüşürdü.

Herodot, Mısır’da bir ev kedisi öldüğünde hane halkının yas tuttuğunu ve kaşlarını kazıttığını aktarır. Bu detay, dışarıdan bakan bir gözün abartılı anlatısı olabilir fakat abartının içinde bile önemli bir hakikat saklıdır. 

Duygusal, toplumsal ve dini anlamı olan kutsal bir varlık…

Bu kutsallığın ne kadar ciddiye alındığını gösteren en çarpıcı anlatılardan biri, savaş tarihinden gelir.

MÖ 525’teki Pelusium Muharebesi’nde, Pers kralı Kambyses’in Mısır’ı işgali sırasında, Perslerin kutsal hayvanları ordularının önünde bir tür canlı kalkan gibi kullandığı aktarılır. Anlatıya göre bu hayvanların arasında kediler de vardır. Mısırlı askerler, kutsal kabul ettikleri canlılara zarar verme korkusuyla oklarını fırlatmakta tereddüt eder ve bu tereddüt de Pelusium’un düşüşünü kolaylaştırır.

Bu olayın tarihsel ayrıntıları tartışmalı olabilir. Fakat anlatının kendisi, Mısır’da kutsal hayvanların ne kadar güçlü bir sembolik alana sahip olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Çünkü burada kedi savaş meydanında bile insan davranışını belirleyen bir kutsallığın taşıyıcısına dönüşür.

Benzer bir gerilim Roma döneminde de görülür. Mısır’ın Roma egemenliğine girmesiyle birlikte hayvan kültleri, kültürel kimliğin de sembolü hâline gelir. Diodorus Siculus’un aktardığına göre, MÖ 1. yüzyılda bir kediyi kazara öldüren Romalı, öfkeli bir Mısırlı kalabalık tarafından linç edilir. Olayın hassasiyeti öylesine büyüktür ki, Roma otoritesi bile kalabalığı yatıştırmakta zorlanır.

Ona zarar vermek, Mısır’ın kendi kutsal düzenine, tanrılarına ve kolektif benliğine dokunmak anlamına gelir.

Necis Değildir

Bastet’in Mısır’ı tarihe karıştıktan yüzyıllar sonra, kedi bu kez bambaşka bir coğrafyada ve bambaşka bir teolojik zeminde yeniden görünür oldu. Fakat artık mesele tanrısallık değildi. İslam’da kedi bir tanrıça, kutsal bir varlık ya da ilahi gücün bedenlenmiş hâli olarak düşünülmez. Çünkü İslam, putperestliğe karşı tevhid fikri üzerine kurulan bir dindir, hiçbir hayvanı ilahlaştırmaz, hiçbir canlıya tanrısal bir statü vermez.

Buna rağmen kedi, İslam dünyasında özel bir yere sahiptir. Bu özel yer, doğrudan “kutsallaştırma” yoluyla değil, temizlik ve gündelik hayat üzerinden kurulur. Kedi, fıkıhta “necaset” alanının dışında tutulur. Necaset kavramı bir şeyin ibadet açısından temiz sayılmasına engel olan kirliliktir. Özellikle namaz, abdest, gusül ve temizlik hükümleri bağlamında kullanılır.

İslam fıkhında hayvanlar temizlik bakımından tek bir kategoriye yerleştirilmez. Köpek konusunda mezhepler arasında farklı yorumlar vardır. Kimi mezhepler köpeğin salyasını ve temasını ağır necaset sayarken, kimi yorumlar daha esnek bir yaklaşım benimser. Fakat kedi söz konusu olduğunda tablo değişir. Kedi, mezhep tartışmalarının hemen tamamında insanın gündelik hayatına karışabilen, evi paylaşabilen ve ibadet temizliğine engel oluşturmayan bir varlık olarak görülür.

Bu geleneğin hafızasında kedilerle anılan en dikkat çekici isimlerden biri Ebû Hureyre’dir. “Kedicik babası” anlamına gelen bu lakap, onun küçük kedilere duyduğu şefkatle ilişkilendirilir. Rivayet geleneğinde çok önemli bir yere sahip olan Ebû Hureyre’nin adı, bir hayvana gösterilen merhametle de hatırlanır.

Bu noktada İslam’ın kediye yaklaşımı, tahakkümden çok sorumluluk fikri etrafında şekillenir. Rivayetlerde bir kediyi hapsedip aç bırakarak ölümüne sebep olan kadının ağır biçimde kınandığı anlatılır. Bu örnek, kedinin yalnızca sevimli ya da evcil bir hayvan olarak değil, insana ahlaki sorumluluk yükleyen bir canlı olarak görüldüğünü gösterir.

Burada Mısır’dakinden bütünüyle farklı bir kutsallık biçimi vardır. Antik Mısır’da kediye zarar vermemek, tanrısal düzene dokunmamak anlamına geliyordu. İslam’da ise kediye iyi davranmak, insanın merhamet, emanet ve sorumluluk bilinciyle ilgilidir.

Tanrısallık yoktur ama bir hassasiyet vardır. Kedi korunur, çünküAllah’ın yarattığı ve insanın sorumluluğuna temas eden bir canlıdır.

Böylece aynı sonuç, yani kedinin korunması, iki farklı medeniyette iki ayrı gerekçeyle ortaya çıkar. Mısır’da tanrısal temsil, İslam’da merhamet..

Farklı Mirasların Buluştuğu Toprak

Anadolu’da kediye yüklenen anlam farklı kutsallık biçimlerinin iç içe geçmesinden doğar. Mısır’da tanrısal bir varlık olarak görülen, İslam’da temizlik ve merhamet çerçevesinde korunan, Anadolu halk dindarlığında ise evliya, türbe, dergâh ve cami çevresinin doğal sakini hâline gelen kedi, burada gündelik ama güçlü bir dokunulmazlık kazanır.

Anadolu tasavvuf kültüründe hayvanlar, velîlerin keramet dünyasında çoğu zaman sessiz tanıklar olarak yer alır. Menkıbelerde hayvanların sûfîleri uyarması, onlara zarar vermemesi ya da onlarla olağanüstü bir uyum içinde bulunması, insan ile tabiat arasındaki ilişkinin sıradan bir temas olmadığını gösterir. Kutsal kişinin çevresinde bulunan mekân nasıl anlam kazanıyorsa, o mekânı paylaşan canlılar da bu anlam halkasının içine dâhil olur.

Bu nedenle Anadolu’da bir cami avlusunda, şadırvan kenarında ya da türbe eşiğinde uzanan kedi farklı çağlardan süzülerek gelen bir hafızanın yaşayan parçasıdır. Bastet’in tanrısal gölgesi, İslam’ın temizlik ve merhamet dili, Anadolu evliyalarının hayvanlarla kurduğu kerametli yakınlık aynı figürde birleşir.

Belki de bu yüzden kimse onu oradan kovmaz. Biz ise çoğu zaman bütün bu katmanları bilmeden, güneşte yatan bir kediye bakarız. Fakat o bakışta, insanlığın kutsal olanla kurduğu en eski ve en yumuşak temaslardan biri hâlâ yaşamaya devam eder.

KAYNAKÇA

Lange-Athinodorou, E. “The Goddess Bastet and the Cult of Feline Deities in the Nile Delta.” American Research Center in Egypt.

Kurushima, J. D., vd. (2012). “Genetic Comparison of Egyptian Cat Mummies to their Feline Contemporaries.” Journal of Archaeological Science.

Ottoni, C., vd. (2017). “The palaeogenetics of cat dispersal in the ancient world.” Nature Ecology & Evolution.

İltuş, C. “Sûfî Menâkıbnâmelerinde Yer Alan Bazı Hayvan Motiflerinin Tasavvî Açıdan Değerlendirilmesi.” Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi.

Tabakoğlu, M. (2025). “İlk Dönem Tasavvuf Kaynakları ile Menâkıbnâmelerdeki Hayvanlarla İlgili Kerametlerin Tasavvî Muhtevâsı.” Sufiyye.

Sacred Sides of Anatolia sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin