
Bir imparatorluğu ne yönetir? Kılıç mı, kehanet mi? Modern dünya bu soruya çoğu zaman ilk seçenekle cevap verir. Ordular, ekonomik güç, siyasi kurumlar, strateji ve askeri üstünlük… Bunlar bir imparatorluğun temel dayanakları gibi görünür ama tarih bize iktidarın yalnızca görünen araçlarla kurulmadığını gösterir. İnsanlar anlamlarla, sembollerle, kehanetlerle ve hikâyelerle de yönlendirilir. Büyük İskender’in hikâyesi tam da bu yüzden yalnızca askeri bir fetih tarihi değildir.
Bugün İskender’i çoğunlukla yenilmez bir komutan olarak hatırlıyoruz. Fakat onun dehası yalnızca savaş meydanında değildi. Görünmez olanı yani kehaneti, işareti, tanrısal onayı somut siyasi güce çevirmeyi iyi biliyordu. Zaferlerini askeri başarı olarak sunmanın yanı sıra onları daha büyük bir anlatının bir parçası gibi kurdu… Belki de bir imparatorluğu yöneten şey yalnızca kılıç değildir. Belki de asıl güç, kılıcın arkasındaki hikâyededir.
Anadolu’nun merkezinde yer alan antik Gordion kentinde bu ilişkinin en çarpıcı örneklerinden biri karşımıza çıkar. Rivayete göre Frigler yeni bir kral ararken bir kâhin, şehre öküz arabasıyla giren ilk kişinin kral olacağını söyler. Kehanet gerçekleşir ve Gordios adlı bir köylü kral ilan edilir. Daha sonra onun arabası tanrıya adanır ve çözülmesi neredeyse imkânsız bir düğümle bağlanır. Zamanla bu düğümle ilgili yeni bir anlatı ortaya çıkar: Düğümü çözen kişinin Asya’ya hükmedeceğine inanılır.
Burada önemli olan yalnızca düğümün kendisi değildir. Gordion düğümü sıradan bir nesne olmaktan çıkar; kaderin, iktidarın ve kutsalın kesiştiği bir simgeye dönüşür. Eliade’nin vurguladığı gibi kutsal olan, gündelik dünyanın içine girerek ona farklı bir anlam yükler. Böylece taş yalnızca taş, ağaç yalnızca ağaç, düğüm yalnızca düğüm olmaktan çıkar. Gordion düğümü de insan iradesinin sınırını ve görünmez yazgının ağırlığını somutlaştıran kutsal bir işaret hâline gelir.
MÖ 333 yılında İskender Gordion’a ulaştığında, yalnızca bir düğümle değil, kader fikrinin kendisiyle karşılaşır. Hikâyenin en bilinen versiyonuna göre düğümü çözmeye çalışır; başarılı olamayınca kılıcını çekerek onu ikiye böler. Ancak antik kaynakların tamamı bu olayı aynı biçimde anlatmaz. Bazı anlatılarda İskender’in düğümü kılıçla kestiği söylenirken, bazı kaynaklarda düğümü sabitleyen pimi çıkararak çözdüğü aktarılır. Yani olayın tam olarak nasıl gerçekleştiğini bilmiyoruz. Fakat hikâyenin gücü zaten yalnızca tarihsel ayrıntıda değil, sembolik anlamında yatar.
Joseph Campbell’ın kahraman anlatılarına ilişkin yorumuyla bakıldığında, kahraman yolun bir yerinde bir eşikle karşılaşır. Bu eşik çoğu zaman fiziksel olmaktan çok varoluşsaldır; kişinin kim olduğunu ve sınır karşısında nasıl davranacağını açığa çıkarır. Gordion düğümü de böyle bir eşiktir. İskender burada kehaneti reddetmez; onu kendi eylemiyle yeniden yorumlar. Çözmek yerine keserek kaderi inkâr etmez, ona müdahil olur. Bu yüzden Gordion anlatısı yalnızca bir zekâ ya da cesaret hikâyesi değildir. Kaderle kurulan ilişkinin nasıl dönüştürülebileceğine dair güçlü bir sembolik sahnedir.
Birkaç yıl sonra İskender bu kez Mısır’da başka bir kutsal merkezle karşılaşır. MÖ 331’de Libya Çölü’nün içlerindeki Siwa Vahası’na doğru uzun ve tehlikeli bir yolculuğa çıkar. Burada bulunan Amun Tapınağı, antik dünyanın en saygın kehanet merkezlerinden biri olarak kabul edilir. İskender’in neden Siwa’ya gittiği kesin olarak bilinmez. Araştırmacılar bu yolculuğu kimi zaman kişisel bir dini arayış, kimi zaman siyasi meşruiyet üretme çabası, kimi zaman da her iki unsurun birleşimi olarak değerlendirir.
Antik kaynaklar, İskender’in Siwa’da son derece olumlu karşılandığını ve Zeus-Ammon ile ilişkilendirilen özel bir statü kazandığını aktarır. Burada dikkatli olmak gerekir: Kâhinin tam olarak ne söylediğini bilmiyoruz ancak Siwa deneyimi, İskender’in yalnızca askerî gücünü değil, kutsal meşruiyetini de besleyen bir anlatıya dönüşmüştür. Görünmez bir onay, görünür bir güce çevrilmiştir.
İşte kutsalın siyasi gücü tam burada görünür olur. Günümüz dünyasında insanlar kehanetleri çoğu zaman irrasyonel inançlar olarak değerlendirme eğilimindedir. Oysa antik dünyada kehanetlerin işlevi yalnızca geleceği haber vermek değildi. Kehanet aynı zamanda iktidarı meşrulaştıran bir araçtı. Bir hükümdarın tanrılar tarafından desteklendiğine inanılması, onun siyasi otoritesini güçlendirirdi. Bu yalnızca İskender’e özgü bir durum değildi. Mısır firavunlarından Pers krallarına, Roma imparatorlarından Bizans hükümdarlarına kadar pek çok yönetici iktidarını görünmez bir onaya bağlamaya çalıştı. Çünkü yalın güç tek başına yetmezdi. Güce meşruiyet gerekiyordu ve meşruiyetin en güçlü dili çoğu zaman kutsaldı.
Bu nedenle İskender’in asıl başarısı kendisini daha büyük bir anlatının içine yerleştirebilmesindeydi. Gordion’da kaderi sahiplendi. Siwa’da tanrısal meşruiyetle ilişki kurdu. Her iki olay da onun kendisini sıradan bir hükümdar olarak değil, tarihin ve tanrıların desteklediği bir figür olarak sunmasına imkân verdi. Bunun ne kadarının bilinçli bir siyasi strateji, ne kadarının samimi bir inanç olduğu bugün kesin olarak bilinemez. Muhtemelen ikisi de vardı. Antik dünyada kutsal ile siyaset birbirinden bütünüyle ayrı alanlar değildi.
Belki de Büyük İskender’in asıl dehası burada yatar. O yalnızca şehirleri fethetmedi; insanların zihninde yaşayacak bir hikâye inşa etti. Bir gün surlar yıkılır, sınırlar değişir, ordular dağılır. Ama insanların zihnine kazınan anlatılar çağları aşar. Topraklar kılıçla alınabilir fakat insanlar çoğu zaman anlamla yönetilir.
Kaynaklar
Esra Yalazı, “Ksenophon’un Kyros’un Eğitimi Eserinde Tanrı-Kral Paradigması”, Archivum Anatolicum – Anadolu Arşivleri, 2020.
E. M. Anson, “Alexander the Great: A life lived as legend”, in: Walsh & Baynham (eds.), Alexander the Great and Propaganda, Routledge, 2021. DOI: 10.4324/9781315114408-2
“Religion and Alexander the Great”, Karanos: Bulletin of Ancient Macedonian Studies, No. 5, 2022.
“Fizik-Metafizik Gerilimindeki İnsan: Mircea Eliade’nin Kutsal ve Kutsal Dışı Adlı Eseri Üzerine Bir Değerlendirme”
“A Divine Right to Rule? The Gods as Legitimators of Power”, UCL Discovery. → discovery.ucl.ac.uk/10195372
Mircea Eliade, Kutsal ve Dindışı, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Gece Yayınları, Ankara, 1991. ISBN: 9753820267