
İlk bakışta bu bir kaçış gibi görünür. Kalabalıktan, şehirden, sesten, insanlardan uzaklaşmak… İnsan, bazen dünyanın ağırlığına dayanamaz ve uzaklara gitmek ister. Telefonların sustuğu, yüzlerin azaldığı, beklentilerin geride kaldığı bir yere. Bu yüzden ormana gitme arzusu, modern insan için çoğu zaman “kaçmak” kelimesiyle açıklanır. Oysa ormanın sembolik tarihi bize çok daha derin bir şey söyler: Orman yalnızca kaçılan bir yer değildir; insanın kendisiyle karşılaştığı bir eşiktir.
Orman, insanlık tarihinde hep ikili bir mekân olmuştur. Bir yandan korkunun alanıdır. Karanlık, bilinmezlik, kaybolma, vahşi hayvanlar, yön duygusunun kaybı ve insanın kontrol edemediği güçlerle temas… Ama aynı zamanda kutsalın da alanıdır. Ruhların, tanrıların, inzivanın, arınmanın ve dönüşümün mekânı. Bu yüzden orman, yalnızca ağaçlardan oluşan doğal bir çevre değildir. O, insan zihninin en eski imgelerinden biridir. Hem korkutur hem çağırır. Hem saklar hem açığa çıkarır.
Kalabalıkta insan bir rol oynar. Bir kimlik taşır. Bir unvanı, mesleği, sosyal çevresi, görünmek istediği bir yüzü vardır. Modern hayat büyük ölçüde bu görünürlük üzerine kuruludur. Herkes bir şey anlatır, herkes kendini gösterir, herkes bir biçimde sahnededir. Ama ormanda izleyici yoktur. Alkış yoktur. Performans yoktur. Sosyal maskeler orada işlemez. İnsan, başkalarının gözünden kurtulduğunda geriye yalnızca kendisi ve gölgesi kalır.
Bu nedenle orman, yalnızlıkla karıştırılmaması gereken bir karşılaşma alanıdır. Yalnızlık, burada yalnızca insanlardan uzak kalmak anlamına gelmez. Daha çok, insanın kendi içindeki sesleri nihayet duyabilecek kadar sessizleşmesidir. Şehirde bastırılan şeyler, ormanda geri döner. Unutuldu sanılan korkular, ertelenmiş sorular, susmuş arzular, kabullenilmemiş kırılganlıklar… Hepsi birer gölge gibi insanın etrafında dolaşmaya başlar. Ormanın karanlığı, dışarıdaki bir karanlık olmaktan çıkar; içerideki bilinmeyenin görüntüsüne dönüşür.
Jungcu gelenekte orman imgesi tam da bu yüzden önemlidir. Masallarda ve mitlerde kahramanın ormana girmesi, çoğu zaman bilinçdışına doğru yapılan bir iniş gibi okunur. Jungcu yorum geleneğinde masallar, kolektif bilinçdışına ve bireyleşme sürecine dair sembolik malzemeler sunan anlatılar olarak değerlendirilir. Kahraman büyümek, dönüşmek ya da kendi hakikatine yaklaşmak için güvenli alanı terk etmek zorundadır. Ev, köy, aile ya da tanıdık dünya bir noktadan sonra yeterli olmaz. İnsan, olgunlaşmak için bilinmeyene doğru yürür.
Hansel ve Gretel’in ormanda kaybolması bu açıdan yalnızca çocuklara anlatılan korkutucu bir hikâye değildir. Çocuklar ormanda cadıyla karşılaşır. Fakat cadı, yalnızca dışarıdaki kötü bir varlık olarak okunmak zorunda değildir. O, içerideki korkunun, bastırılmış tehdidin, gölgenin simgesi hâline gelir. Çocuk ormana girer, kaybolur, korkuyla yüzleşir ve döndüğünde artık eskisi gibi değildir. Masalın asıl gücü de buradadır: Ormana giren kişi, aynı kişi olarak geri dönmez.
Orman bu nedenle bir inisiyasyon alanıdır. Deneyimsizliğin aşıldığı, çocukluğun geride bırakıldığı, olgunluğa geçişin sınandığı bir eşik. Bir tarafında çocukluk, masumiyet ve bilinçli dünyanın güvenliği vardır. Diğer tarafında olgunluk, bilgelik ve bütünlük. Arada ise karanlık ağaçlar, kaybolma ihtimali, yönünü şaşırma korkusu ve gölgeyle yüzleşme zorunluluğu bulunur. İnsan, kendi gölgesini tanımadan bütün olamaz. Çünkü bastırılan şey yok olmaz; yalnızca bilinçdışında başka bir biçimde yaşamaya devam eder. Jung’un “gölge” kavramı da insanın kendinde görmek istemediği, bastırdığı ya da reddettiği yönlerle ilişkilendirilir.
Bu yüzden bazı insanlar her şeyi bırakıp ormana gider. Çünkü bazen insanın dünyadan değil, dünyada oynadığı rolden uzaklaşması gerekir. J. D. Salinger bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. The Catcher in the Rye ile büyük bir şöhrete ulaştıktan sonra kamusal alandan giderek çekildi; yaşamının önemli bir bölümünü Cornish, New Hampshire’da geçirdi ve 2010 yılında yine Cornish’te öldü. İnsanlar onun geri çekilişini çoğu zaman kaçış olarak yorumladı. Ama belki de bu geri çekiliş, yalnızca dünyadan uzaklaşmak değil, kendine yaklaşmak anlamına geliyordu.
Çünkü ün de bir orman kadar karanlık olabilir. Hatta bazen daha da karanlıktır. Kalabalığın alkışı insanı büyütür gibi görünür ama aynı zamanda onu kendi sesinden uzaklaştırabilir. Sürekli görülmek, sürekli yorumlanmak, sürekli beklenmek, insanın kendi iç ritmini bozar. Salinger’ın sessizliği bu yüzden yalnızca bir münzevilik hikâyesi değil; modern görünürlük kültürüne karşı radikal bir geri çekilme olarak da okunabilir. Belki de onun ormanı, dışarıdaki ağaçlardan çok, kalabalığın gürültüsünden korunmuş bir iç alan yaratma çabasıydı.
Benzer bir biçimde Henry David Thoreau da 1845’te Walden Gölü kıyısındaki ormana çekildi. İki yıl boyunca orada yaşadı ve bu deneyimini Walden adlı eserinde anlattı. Thoreau’nun meşhur cümlesi hâlâ yankılanır: Ormana bilinçli yaşamak, hayatın temel gerçekleriyle yüzleşmek ve gerçekten yaşayıp yaşamadığını anlamak için gittiğini söyler. Bu cümle, ormana çekilmenin özünü verir: Kaçmak için değil, yüzleşmek için gitmek.
Thoreau’nun Walden deneyimi çoğu zaman yanlış anlaşılır. O tamamen dünyayı terk eden biri değildir. Ormana çekilir ama toplumla ilişkisini bütünüyle koparmaz. Bu noktada önemli olan şey izolasyon değil, ritimdir. Geri çekilmek ve dönmek. Sessizleşmek ve yeniden konuşmak. Yalnız kalmak ve sonra kalabalığın içine yeniden girmek. Çünkü yalnızlık bir varış noktası değil, dönüşüm döngüsünün yalnızca bir yarısıdır. İnsan yalnızca ormanda kalırsa donabilir; yalnızca kalabalıkta kalırsa dağılabilir. Bu yüzden asıl mesele, ikisi arasında anlamlı bir geçiş kurabilmektir.
Burada orman bir laboratuvara dönüşür. İnsan orada hangi arzularının gerçek, hangilerinin başkalarının bakışından doğmuş olduğunu görür. İzleyici olmadığında hangi kimliklerinin çözüldüğünü, hangi isteklerinin anlamını kaybettiğini, hangi korkularının hâlâ canlı kaldığını fark eder. Şehirde güçlü görünen birçok şey, ormanda zayıflar. Ormanda zayıf görünen bazı şeyler ise güçlenir: sabır, dikkat, dinleme, sessizlik, çıplak farkındalık.
Nietzsche’nin düşüncesinde de bu hareketi görürüz: yukarı çıkmak, yalnızlaşmak, sonra aşağı inmek. Böyle Buyurdu Zerdüşt’te Zerdüşt, dağdaki yalnızlığın ardından insanlara dönmek zorunda olduğunu söyler; metinde “aşağı inme” ya da “iniş” simgesi, bilgeliğin yalnızca yüksekte kalamayacağını gösterir. Çünkü dağda ya da ormanda kazanılan bilgelik, ancak hayata geri taşındığında anlam kazanır. İnsan yalnızca kendini kurtarmak için değil, dönüşmüş hâliyle dünyaya yeniden bakmak için geri döner.
Bu açıdan orman, bir son değil, geçici bir eşiktir. Ormana giden kişi orada sonsuza dek kalmak zorunda değildir. Hatta belki kalmamalıdır. Çünkü inzivanın asıl sınavı, inzivadayken değil, geri dönüldüğünde başlar. Sessizlikte öğrendiğin şeyi gürültünün içinde koruyabiliyor musun? Maskelerin düştüğü yerde gördüğün hakikati, maskelerin yeniden takıldığı dünyada hatırlayabiliyor musun? Ormanda karşılaştığın gölgeyi, şehirde inkâr etmeden yaşayabiliyor musun?
Bugün bu soru her zamankinden daha önemli. Çünkü modern insan belki de tarihin en görünür ama en dağınık insanı. Sürekli bağlıyız. Sürekli izleniyoruz. Sürekli performans hâlindeyiz. Bir şeyi yaşarken bile onu nasıl göstereceğimizi düşünüyoruz. Bir yere giderken, bir yemeği yerken, bir acıyı anlatırken, bir mutluluğu paylaşırken bile içimizde görünmez bir izleyici taşıyoruz. O izleyici hiç susmuyor. Ve belki de bu yüzden kendimizi hiç bu kadar az duymadık.
Orman bu yüzden yalnızca romantik bir doğa imgesi değildir. Modern insan için acil bir ihtiyaçtır. Ama bu orman her zaman gerçek bir orman olmak zorunda değildir. Bazen bir sabah yürüyüşüdür. Bazen telefonun kapatıldığı bir saattir. Bazen kimseye açıklama yapmadan oturulan sessiz bir köşedir. Bazen yazmak, bazen susmak, bazen yalnız başına yürümektir. İnsan kendi ormanını kurabilir. Önemli olan, dış dünyanın gürültüsünden geçici olarak çekilip iç dünyanın sesini duyabilecek bir alan açmaktır.
Fakat burada ince bir çizgi vardır. Ormana gitmek, insanlardan nefret etmek değildir. İnziva, toplumu terk etmek değil; topluma hangi benlikle döneceğini seçmektir. Gerçek geri çekilme, insanı daha kibirli, daha kopuk, daha soğuk yapmaz. Aksine, onu daha dikkatli, daha sade, daha hakiki kılmalıdır. Çünkü ormanda arınan kişi, geri döndüğünde dünyaya daha açık bakabilmelidir. Ormanın bilgeliği, dünyadan kaçanların değil, dünyaya daha sahici dönebilenlerin bilgeliğidir.
Belki Salinger’ın, Thoreau’nun, masal kahramanlarının ve Zerdüşt’ün ortak noktası burada yatar. Hepsi bir noktada kalabalığın dışına çıkar. Hepsi tanıdık dünyanın güvenli sınırını terk eder. Hepsi bir biçimde ormana, dağa, sessizliğe ya da bilinmeyene girer. Ama bu hareket yalnızca uzaklaşma değildir. Bu, başka türlü geri dönebilmek için yapılan bir hazırlıktır.
Çünkü insan bazen kendine varmak için dünyadan biraz uzaklaşmak zorundadır. Bazen en derin karşılaşma, kimsenin bakmadığı yerde gerçekleşir. Bazen insan, kendini ancak maskeler düştüğünde tanır. Ve bazen orman, tam da bu yüzden çağırır.
Geri çekil ki arın.
Geri dön ki sına.
Kendine bir orman bul.
Çünkü belki de en derin gerçekle ancak orada karşılaşırız: izleyici sustuğunda, roller bittiğinde, kalabalık dağıldığında ve geriye yalnızca insanın kendisi kaldığında.
Kaynaklar
Gehlawat, M. (2011). Desperately Seeking Singularity in Franny and Zooey . Lit: Literature Interpretation Theory, 22(1), 59–77. https://doi.org/10.1080/10436928.2011.546687
Böyle Söyledi Zerdüşt ; Çevirmen. : Mustafa Tüzel ; Orijinal Adı. : Also Sprach Zarathustra -Ein Buch fur Alle und Keinen- ; Yılı. : 2011 ;İş Bankası Yayınları
Jarry Davis (2020). Social distancing in solitude. Philosophy Now, 138.
Carl Gustav Jung Arketipler ve Kolektif Bilinçdışı Pinhan Yayınları.
Chevalier, J., & Gheerbrant, A. (t.y.). Semboller sözlüğü (Dictionnaire des symboles). “Orman” maddesi.